Sivaslı Cuma


Rüyalarında gördüklerini heykelleştiren bir adam düşünün. Bunu yapmaya küçük yaşta başlasın. Ardından köyünde deli olarak anılmaya başlansın. Bi’ rüyasının ardından da köyünü terkedip Bodrum’a yerleşmekte karar kılsın. İşte bu Sivaslı Cuma’nın kısa yaşam öyküsü.


Gündoğan’dan Türkbükü’ne doğru giderken sağ tarafınızda bir heykel tarlası göreceksiniz. Tarlaya giriş, sağınızı ve solunuzu çevreleyen heykellerin arasından olacak. Korku filmlerini andıran bu esrarengiz yolun ardından, asıl yere, yani yüzlerce heykelin sıralı bir şekilde dizildiği tarlaya geleceksiniz. Tarlanın bir ucunda da ufak bi baraka göreceksiniz. İşte burası bütün bu sanat eselerinin yaratıcısı Cuma’nın yuvası.
Tarlada gezindikçe farkedeceksiniz. Heykellerin çoğunluğu kadın vücudunu andırmakta... Geri kalanlar ise adeta tarih öncesi çağdan kalan birer yaratık. Kimi insan ölçeğinde, kimileri minicik. Kimisi yanmış bi ağaç kütüğünden oyularak yapılmış, kimisi de pas tutmuş metal bir plakadan. Kısacası eline geçen her malzemeyi kullanmış heykeltraşımız...
Ne diyelim. Umarız ki rüyası tersine çıkmamış; memleketi Sivas’ta bulamadığı huzuru ve özgürlüğü Bodrum’da bulmuştur.

Dut'un Dibi...

Özlemişim büyüdüğüm evi; büyülendiğim yeri...Dört bir yanının bahçeyle çevrilmiş olma hissini ve bu cennetin ortasında yükselen “dut” ağacının dibini...
Kim bilir kaç torun geçmiştir içinden? Kim bilir ne tür yaralar açmıştır dut ağacının gölgesinde oynanan çocuksu oyunlar? Hem oynayanlara, hem de onları tepeden seyre dalan yıllanmış dut ağacına...
            Bizimkiler fizikseldi o zamanlar. Kanı bi’ süre akar geçer; ardından da zamanla kabuk tutmaya başlardı bütün o yaralar. Çocukluk heyecanından mıdır bilinmez; çoğu yara da, daha kabuk tutmadan tekrar tekrar kanatılırdı. O anda hissedilen acı ise, koşar adım anneye şikayet edilecek, gözü yaşlı bir pişmanlıktan ibaretti sadece.
            Ağacın yarası ise yıllardan beri yaşadığı aynı duygusal yaraydı. Gövdesine atılan taşlar ya da çelik çomak niyetiyle kırılan dallar hiç mi hiç umrunda değildi. Kucağında şu an oynayanlar gibi onlarcasını büyütmüştü ne de olsa. O’nun asıl sorunu, bunların da diğerleri gibi geçip gidecek olmasıydı. Bunların da diğerleri gibi kendisinin değerini yıllar sonraları anlayacak olmasıydı. Yapraklarının güneş ışıltısını, ağızda bıraktığı tatlı dut akşamlarını...
            Gölgesi nelere kadirdi dut ağacının. Altında, kimi zaman ip atlanır, kimi zaman da bir bir atlanan yılların dönüm günleri kutlanırdı. Torun torbanın ürkerek de olsa pür dikkat izlediği kurban kesimlerini ve ardından gelecek olan toplu yemek törenini de unutmamak lazımdı tabii...
            Artık bütün hepsi bitti. Ne koşturacak bir çocuk kaldı; ne de toplanacak bir ahali. Küçükler büyüdü, büyükler de beraberinde...
Geriye sadece yaşlı dut kaldı;
Yarası içinde...

Yarık...

Sevgi Karnınızdadır !

İnsan sevgiyi karnında hisseder.
Aynı, ilk el ele tutuşmada, ilk sevişmede olduğu gibi.

Önce inceden bir ürperti girer içinize;
Kalbinizin o taraflara...
Korkarsınız !
Alışık olunmayan duyguların yaşanıyor olma korkusudur bu.

Sonrasında, yavaşça aşağı doğru yayılmaya başlar bu ürperti;
Yerini tüyleri diken diken eden tatlı bir heyecana bırakarak...
Titrersiniz !
Farklı bir ten kokusuna uyum sağlamanın verdiği titreşimdir bu.

Kokunun tanınıp, heyecanın giderilmesinin ardından,
Ilık bir sıcaklık kaplar bütün karnınızı;
Yeni doğan bir güneş ferahlığında...
İşte o zaman hissedersiniz !

Güneşiniz batana kadar sürecek olan sınırlı sevgidir bu !

Shit !

Paul Mccarthy'nin pek de hoşuma giden "bok" tasarımı.

n vs u

Tepeden "n" ve "u" şeklinde gözüken saç dökülmelerine karşı ?

Adı İstanbul...

Bir kent düşünün;
Ortasından yarılan,
Sağı solu belli olmayan...
Sağına Anadolu deyin;
Soluna Avrupa...

Adını da İstanbul koyun !

Ak_yaka

Cenneti arayanlar, Ege sahillerine baksın yeter !

Simetri

Taşkışla merdivenleri...

20. yy. İlk Yarısı Fotoğraf Sanatı...

Resim, heykel ve baskı gibi görsel sanatlarla birlikte fotoğraf sanatı da geçmişteki önemli yerini günümüzde de korumaktadır. Fotoğraf sanatı, 19. yy. ikinci yarısında resim sanatındaki eserlerin çoğalıp dünya çapında yaygınlaşması amacıyla ortaya çıkmıştır.
Zaman içerisinde fotoğrafçılığa iki türlü yaklaşım olmuştur. İlk yaklaşım, fotoğrafı bir pencere gibi düşünüp mevcut olanı olduğu gibi çekmek, ikinci yaklaşım da fotoğrafı bir aynaya benzeten ve ona düşünsel bir boyut ve öznel değerler katan yaklaşımdır. İlk yaklaşıma örnek olarak haber fotoğrafçılığı, ikinci yaklaşıma örnek olarak da nü fotoğraflar verilebilir. Fotoğrafı sanat haline getiren ikinci yaklaşımın öncülerinden biri olarak Edward Weston gösterilebilir.

Edward Weston 1910lu yıllarda, kariyerinin başlarında piktoryal tarzda soft focus objektifle çektiği fotoğraflarda bir çok ödül alır. Portre ve modern dans çalışmalarıyla uluslararası bir ün kazanan Weston’ın çalışmaları hakkında, American Photography, Photo Era ve Photo Miniature gibi ünlü dergilerde makaleler yer alır.
New York’a yerleşmesinin ardından Alfred Stieglitz, Paul Strand ve Charles Sheeler gibi isimlerle çalışır ve 1920lerin sonlarına doğru piktoryalizmi terkederek, daha yalın fotoğraflar çekmeye başlar. O zamandan sonra da sürekli kabuklar, bitkiler ve nü üzerine çalışmalar yapar. Weston’un fotoğrafları arasında nü fotoğraflar çok ses getirir ve Gugenheim ödülü kazanan ilk fotoğrafçı olur.
Diğer önemli işleri arasında da f/64 adlı fotoğraf topluluğu yer alır. Grubun isminin nedeni de fotoğrafçıların, maksimum alan derinliği ve görsel keskinlik sağlayan en küçük diyafram değeri f/64 kullanmalarıdır.

Çağdaş Kubbe !

Dolmabahçe Cami Çok İşlevli Ek Kubbesi ; Gökkafes (Süzer Plaza)
Special thanks to Bedrettin Dalan and Mesut Yılmaz...

3 KAFA-dar

Sürü psikolojisi diyen de çıkabilir tabii...

Postkapital

Opal Çağdaş Sanat Mekanı'nda 21 Nisan - 27 Haziran arasında gerçekleşmiş olan 'Postkapital' adlı sergiden...


“Postkapital” adlı sergide, Katalan sanatçı Daniel Garcia Andujar’ın 1989 Berlin Duvarının yıkılışı ile 2001 İkiz kulelerinin yıkılışından bahsederek geçtiğimiz 20 yıl içerisinde dünyada meydana gelen siyasi, sosyal ve kültürel değişimleri anlatılmaktadır. Sanatçı bu değişimleri son 10 yılda internetten topladığı resim, fotoğraf, grafik gibi çeşitli görsellerle anlatmaktadır.

Sanatçı, Berlin duvarının yıkılışının ardından kan kaybetmeye başlayan sosyalizmin ardından, 11 Eylül saldırılarından sonra da kapitalizmin kan kaybetmeye başladığını düşünmekte, bu düşüncesi de paraya sahip olanın egemen konumda bulunduğu kapitalist sistemde, paranın merkezlerinden biri olan Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılmasından gelebilmektedir. Sanatçının yine internetten üzerinden topladığı 11 Eylül ile ilgili videolarda da bu yıkımın nasıl gerçekleştirildiğine dair bilgiler verilmekte, bu olayın bir terörist saldırı mı yoksa planlanmış bir ABD oyunu mu olduğu konusunda da izleyicinin kafasında soru işaretleri yaratmaktadır.


Katalan sanatçı, arşivinde toparladığı, günlük hayatta karşılaştığımız ya da karşılaşabileceğimiz görseller arasında yaptığı karşılaştırmalarla da izleyiciyi farklı zaman, farklı yer ve farklı konular arasında bağlantılar kurmaya teşvik etmektedir. Bu bağlantıların kurulmasında da toplum içi sınıfsal ve ülkeler arası ekonomik farklar, silahlanma ve küreselleşme gibi konulardan yararlanmaktadır.

Sanatçı ayrıca, gelişen teknolojiyle beraber, hayatımıza kolayca giren medyanın sosyolojik analizini yaparak, tüketiciye ulaşmaya çalışan üretici firmaların hazırladığı reklam afişlerinin ve internetle gelen networkleşme kolaylığının etkilerinden de bahsetmektedir.

Kısacası, sergideki genel tutum, artistin kendi düşüncelerini olduğu gibi yansıtmayıp, çıkarımları izleyicinin kendisine bırakmasıdır.

Geçmiş Olsun !

Ölümü sıklıkla düşünür olur bazen insan. Nerede, ne zaman ve ne şekilde öleceğini...

Belki, mutfağa bir bardak su almak için yataktan kalkmaya yeltendiğiniz anda, belki de, siz, kulaklıklığınızdan gelen güzel güne başlangıç parçanız temposunda yürürken, en az sizinki kadar mutluluk uyandıracak kendi şarkısını bulmak için radyo kanallarını kurcalayan bir taksi şoförünün dalgınlığıyla geliverecek ölüm... Ya da sonucu hiç mi hiç düşünülmeden atılan, gençlik ateşiyle yoğrulmuş kendince kararlı adımlarla... Hiç belli olmaz.

Tüm hayat boyu sahip olunan seçme şansının çoktan uçup gitmiş olduğu bi’ an olacak o an.

Bundan sonra var olmayacak oluştan önceki son an...

Ölüm ile yaşam arasındaki, bahsedilen işte o ince an...

Yaşadıklarınız ya da yaşayamadıklarınız gelecek o an aklınıza. Sevdikleriniz ve sevemedikleriniz... Tüm artı ve eksileriyle beraber sorgulayacaksınız geçmiş hayatınızı. Güzelliklerden ziyade olumsuzluklar ağır basacak hepsinden; her şeyden... Bi’ gözünüz açık gideceksiniz.

Kısa metraj filminizin seyrinin ardından, kendinizle baş başa kalacak ve en büyük yalnızlığı orada, o anda hissedeceksiniz. Ölümün zamansız gelişini suçlayıp, varlığına lanet okuyacaksınız.

Son defa hissediyor olmanın verdiği heyecanla, inceden hissedilen korkuyu kucaklayacak, korkunun, yücelip, tüyleri diken diken eden ürpertisiyle üşümeye başlayacak, dudaklarınızdan, parmak uçlarınıza doğru yayılan bu soğukluğun ardından buz kesilecek,ve nihayet bu hayattan geçmiş olacaksınız!

Dondurmanın İnsanı Yemesi...

Tek elle bu kadar oluyormuş demek ki!

20. yy. Başı Sinema'nın Oluşumu

19.yy ikinci yarısı fotoğraf sanatının iyice gelişmesinden sonra, bilim adamları 1870li yıllarda sinema araçları yapmak için çalışmalara başladılar. Resmi doğum tarihi 1895 olan sinema, fotoğrafla birlikte kültürel modernizmin en büyük atılımıdır. İlk örnekleri sessiz filmlerdir. Başlarda 10 dakika uzunluğunda çekilen filmlerde daha sonraları, daha uzun süreli makaralar kullanılmıştır. Film anlatımı müzik ve ses ile yapılmaktadır. En önemli isimlerinden biri de David Llewelyn Wark Griffith’dir.

               
                             David Wark Griffith (1875-1948)

1897 yılında, Griffith hem oyuncu hem de tiyatro yazarı olarak meslek hayatına atıldı. Edwin S. Porter'la Edison Company'de çalıştı. American Biograph Company ile anlaştı ve bu şirket için yaklaşık 450 kısa film çekti. 1915 yılında “Bir Ulusun Doğuşu” isimli epik filmiyle sinema dünyasını sarsan Griffith bu filmiyle, sinema sanatına bir 'biçim' kazandırdı. 1919'da Douglas Fairbanks ve Charlie Chaplin gibi isimlerle bir araya gelerek United Artists adlı şirketi kurdular. Şirketin amacı, bağımsız sanatçıların nitelikli filmlerine destek olmaktı.

Sinemanın babası olarak tanınan D.W. (David Wark) Griffith, bugün kullanılan birçok sinema tekniğinin kaşifidir. Bunlar paralel kurgu, flashback, yakın plan gibi tekniklerdir. Bu teknikleri kullanarak filmlerinde, söze ve yazıya ihtiyaç duymamıştır.

Griffith için önemli olan sahnenin yerleşiminden çok, o sahnenin duygusal içeriği, bir çekimden ötekine geçiş ve izleyicinin sahnedeki yeridir.

Griffith’in en önemli fimlerinden biri “The Birth of the Nation” oldu. Bu filmi ön plana çıkaran, süresi ve kullanılan yeni tekniklerden ziyade konusuydu. Filmin içeriğinde sert ırkçılık teması vardı. Bu içerik ile gelen tartışmalar filmin ününü arttırdı. Filmde anlatılan, beyazlar ve zenciler arasındaki beyazların üstünlüğüne dayanan sistemin, iç savaş sonrası değiştirilmeye çalışılması ve Ku Klux Klan adlı beyazların hareketini övmesiydi.

Diğer önemli filmleri arasında, Intolerance, The Unchancing Sea, Abraham Lincoln yer almaktadır.

Omuz...



Bir Efes şişesi bile bazen cezbedebilir Bir İnsanı!

Pool Fiction...



Taşkışla'da sıradan ve sıcak bir gün...
Her Taşkışla öğrencisinin içinden geçirip de yapamadığını yalnızca o 3 kişi gerçekleştirebilmişti...

Bir Artun Aşkın, Elif Yılmaz, Ege Durgun, Deniz Tuncer filmi...

Special thanks to Volkan Şenol, Deniz Gezgin and Özgür Cem Doğanay

Hayata Meze...

Bir adam geliyor sokak başından...
Saçları dağınık;
Üstü başı pırtık...
Elinde ufak bir mukavva parçası,
Üzerinde, birbirine alacalanmış iki renk...

Yaklaştıkça farkediyorum;
Yaşlı teni,
Yaşlı gözleri...
Farkettikçe anlıyorum;
Çektiklerini ve çekemediklerini...
Rakı beyazıma karışıyor hüzün;
İçerleniyorum...
İçime inat, bir kadeh daha dert içiyorum;
Genizimi yakarcasına...
Ardından ufak bi’ meze arıyorum;
Tatlandırsın diye kendimi...
Ama bulamıyorum;
Ne bi’ çatal peyniri,

Ne de bir tutam sevgiyi !

Ronaldo...

Futbolda ince görmek bu olsa gerek...

El Et-mek

19 yy. Sonu 20 yy. Başı Modern Dansın Oluşumu

19. yy. Romantik dönem sonrası klasik bale temasal içeriğini kaybetmeye başlayıp, teknik özelliklerin vurgulandığı bir sanat dalı haline gelmişti. Yerçekimini kabul etmeyen, romantik, lirik ve peri masalını andıran haliyle modern dünya ve modern zamandan kopmuştu. Bütün bu sebeplerden dolayı, dansta yeni arayışlara gidilmiş ve yerle bağlantılı, daha gerçekçi, coşkulu ve duygusal, kalıplara bağlı kalmayan daha özgür bir tarz ortaya çıkmıştır. Modern dans!

Klasik baleyi modern dansa çeviren isimlerin başında, modern dansın ilk kuşak dansçılarından kabul edilen üç Amerikalı kadın dansçı gelmektedir. Bu isimler Loie Fuller, Isadora Duncan ve Ruth St. Denis’tir.

                                              
Isadora Duncan (1877-1927)

Isadora Duncan, doğadan oldukça etkilenmiştir. Danstaki hareketlerin doğadaki gibi akışkan ve yalın olması gerektiğini savunmuştur. Dans parçalarının konusunu “ruh” oluşturmuş, ruhtaki duyguların, ilhamın evrensel olduğunu savunmuştur. Tütü ve point ayakkabısı yerine Yunan tunikleri giyerek çıplak ayak dans etmiş ve Antik Yunan sanatı üzerine çalışmıştır.

Rusya’ya yerleştiği yıllarda Marche Slave (Slav Marşı) gibi sosyal protesto temalı eserler oluşturmuştur. Kadının geleneksel rollerden sıyrılması, cinsel özgürlüğünü kazanması ve kendini gerçekleştirmesi gerekliliği yönünde konuşmalar yapmış; işlerinde de bu görüşlerinden beslenmiştir. Bu nedenle de feminizmin sözcülerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

19. yy. günlerinin bedeni sıkan bale giysilerini atarak hareketlerine özgürlük veren hafif ve dökümlü kumaşlardan giysilerle yalınayak bir orman perisi gibi dans etmiş; hareketleri özgür ve rahat kılmıştır. Duyarlı bir müzik eşliğinde dans ederken izleyicilere duygularını içtenlikle anlatmayı başarabilmiştir. Oysa o dönemde balerinler gövde hareketlerini engelleyen mekanik bacak ve kol hareketlerinden başkasına izin vermeyen sıkı korseler giymişlerdir. Romantik öykülerden yola çıkan bale müziği de özel olarak yalnızca bale için bestelenmiş müzikle sınırlandırılmıştır. Buna karşı Isadora Duncan, dansında Beethoven, Brahms ve Haydn gibi klasik müzik ustalarının daha derin içerikli senfonik müziklerini kullanmıştır.

Yeni Vapur...

Vapurdayım;
16:45 Kadıköyü vapurunda...
Yeni vapur hem de...
Tek girişli, tek çıkışlı, sigara yasaklı vapurlardan birinde...

"İstanbul'un boğazının içinden,
Yara yara ilerliyor yeni vapur.
Eskilere hava atarcasına..."

Güne Merhaba...

Sabahları evden çıkarken, güne bu görüntüyle merhaba demek hoşuma gidiyor sanırım...

20 yy. ilk yarısında Klasik Batı Müziği

Klasik batı müziğinin tarihine bakıldığında 5 dönemden söz edilir. Bunlar Rönesans, Barok Dönem, Klasik Dönem, Romantik Dönem ve Modern Dönemdir. Romantik döneme kadar kilise ve saray egemenliği altında kalmış olan müzik, bu dönemle birlikte halka yayılmaya başlamıştır. Modern döneme kadar Vivaldi, Bach, Mozart ve Beethoven gibi isimlerin yaptığı belli tonal sisteme dayalı klasik batı müziği, bu sistemin uç sınırlarına gelinip tıkanmaların yaşanmasının ardından, modern dönemde yeniden yorumlanarak atonal, politonal ve 12 tonlu sistemlerin ortaya çıkması sağlanmıştır. Bu sistemlerin oluşmasında öncülük eden 20.yy klasik müzik sanatçıları arasındaki en önemli iki isim İgor Stravinsky ve Arnold Schönberg’dir.

Stravinsky’nin modern dönemde yaptığı arayışlardan biri olan The Rite of Spring (Bahar Ayini) atonal sisteme verilen önemli örneklerdendir. Eser ilk sergilendiğinde birçok kişi tarafından eleştirilmiştir fakat daha sonraları modern dönem klasik müziğinin temel taşlarından bir olarak kabul edilmiştir. Stravinsky’nin müziği sade, berrak, önceden tahmin edilemeyen ve sürpriz ritimlerin ön planda tutulduğu klasik müzik çeşididir. Ana tema olarak müzikal heyecandan söz edilebilir.

Modern dönemin diğer önemli ismi de, 12 ton sisteminin kurucularından kabul edilen Schönberg’dir. 12 ton sistemin altında yatan, batı müziğin 12 temel sesini eşit olarak kullanmaktır. Bu eşitlik de modern zamanın eşitlik üzerine kurulu sosyal yaşamının sanata yansıması olarak kabul edilebilir. 1923 yılında bestelediği Piyano parçası ile 12 ton müziğinin dünyaca tanınmasını sağlamıştır. 12 ton sisteminini oluşturmasının sebebini de, modern yaşamla gelen konforun insanları tembelleştirdiği ve bu durumun müzikal anlamda da yeniliklere fırsat tanımadığını söyleyerek açıklamaktadır.

Geri Gele(meye)cek?

Vapurun sesiyle bütünleşirdi, sokak çalgıcılarının yalnızlık nameleri...
İskele kenarı Beşiktaş çay bahçesinde...

Dino-Son


Ve düşen bir meteor sonları olmuştu...

Homurtu...

15-20 kişi kadarız. Kimsenin yüzleri seçilemez karanlıkta, dışa kapalı bi kamyonetin arkasında. Kamyonetin takırdamaları ve gıcırdamaları... Çukurlara gire çıka ilerliyoruz. Bir dağ yolundayız sanırım.

Ön taraftan sesler geliyor. Bir takım homurdanmalar... Kulağımı yaslıyorum pas kokan demire. Net bi’ ses yok hala. Sadece daha şiddetli homurtular... Bir takım gurultular... Birileri çok aç olmalı!

İliklerime doğru bir korku yayılmaya başlıyor yavaştan. Yem olma korkusu... Etrafımdaki karaltılara bakarak yola devam ediyorum. Kafamda binbir soru işareti... Bu karaltılar kimin nesi? Az önce duyduğum o hayvani sesler de neyin sesi? Korkuma sinir ekleniyor!

Yol, virajlardan sıyrılıp, düzleşmeye başlıyor. Ve daimi sessizlik... Duruyoruz. Kapalı kutumuzun arka kapısı açılıyor. Gözleri kör eden bi’ ışık hüzmesi... Kolumu siper ediyorum ışığa ve etrafımdakilere bakıyorum. Hala seçemediğim yüzler, belli belirsiz insan suretleri...

Dışarı atıyorum kendimi. Ardımdan da diğerleri... Uçsuz bucaksız, yemyeşil, düz bir ova... Ufuk çizgisinde de ince silüette bir dağ... Üzerinde temiz ve güneşli bir hava... Korkum kan kaybetmeye başlıyor, ama hala sinirliyim. Buraya ne diye getirilmiştik? İşin ilginç tarafı bizi buraya getiren yabaniler sesler de nereye kaybolmuştu? Ve yine cevapsız kalan sorular...

Uzaklara dalıp gidiyor gözlerim. Dağlara... Sorgulamadan izliyorum günbatımının o cennet güzelliğini. Bembeyaz bulutların arkasından yavaş yavaş kaybolan o turuncu Güneş’i... Sinirim de geçiyor; uysallaşıyorum. Aniden, ortalık kararmaya başlıyor. Henüz batmamış Güneş’e bakıyorum; önünde gittikçe büyümeye başlayan kara bulutlar... Bana doğru geliyorlar. Yaklaştıkça seyrekleşen ve dallanan bir siyahlık. Gittikçe yaklaşıyor, yaklaştıkça tedirginleşiyorum. Yerden bulduğum sopayı sımsıkı tutuşturuyorum iki elime. Korku... Heyecan... Sinir... Hepsini birden yaşıyorum. Fakat o da ne? Bunlar sadece kuş! Derin bi’ oh çekmemin ardından bekliyorum gelip geçmelerini. Geliyorlar. Cıvıltılarıyla gelecek huzuru daha şimdiden hisseder gibiyim. Fakat ters giden bi’ şeyler var! Aramızdaki mesafeyle beraber cıvıltılar da azalmaya başlıyor. Ve yine aynı sesler! Aynı aç homurdanmalar! Sonsuz düzlükte bi’ yandan kaçacak yer arıyor, bi’ yandan da önüme çıkan bütün kuşlara vuruyorum. Nereye olduğunu bilmeden koşuyorum. Ve koşarken, bu sefer görebiliyorum! Etrafımdakilerin yaşlı gözlerini, parçalanmış giysilerini ve kanlı bedenlerini... Ve bu sefer duyabiliyorum. Diri diri yenilmenin verdiği acıyı ve çığlıkları...

Duruyorum...

Önce çığlık susuyor... Ardından da açlık... Sadece arta kalanlar kalıyor; kırmızıya boyanmış yeşilin üzerinde...


Uyanıyorum!

Yatak Odam...


Bazılarının yastığı kuş tüyünden, bazılarınınki de yokluktandır!